Muhteşem 3’lü Kurma Sevdası

YÜZÜK MÜ? EGO MU?

Yıl 2007… Mevsim Yaz…

Yaklaşık 10 yıldır sürekli rebuilding yapmaya çalışan ama istenen seviyenin yakınına bile yaklaşamamış bir takım ve bu takımın bir mensubu olan NBA’in en değerli oyuncularından biri;

12 yıl boyunca sırtında taşıdığı, etrafına bir türlü doğru parçaların eklenemediği takımıyla sadece 1 kez Play-Off ilk turunu geçebilen bir MVP;

Küçük takımların çok büyük balığı, sessiz sedasız işini gören büyük skorer, takımından dolayı Play-Off’ta pek gözükmeyen bir All-Star…

Larry Bird gibi bir efsaneyle finalden aşağısını başarısızlık gören bir şehrin yıllardır süren paspaslığa daha fazla tahammül edemeyeceği artık belli olmuştu o yazın başında. Ve artık Bird’lü efsanenin bir parçası olan GM Danny Ainge’in sonsuz kredisi tükenmek üzereydi…

Bir şeyler yapmak gerekiyordu artık…

Draft günü geldiğinde Kevin Durant’î ikinci sıradan seçip yeni bir temel oluşturmaya karar veren Sonics, Rashard Lewis’le de imzalamayarak yeni bir yola girmeyi kafaya koymuştu bile. Bu yeni temelde lider Durant olmalıydı ve engeller kaldırılmalıydı. Bunu gören Danny Ainge 5. sıradan Jeff Green’i seçti ve Wally Szczerbiak, Delonte West ile birlikte Ray Allen karşılığında Seattle’a yolladı…

İlk bakıldığında bu hamle klasik taraftarı susturma hamlesi olarak görülmekteydi zira takımın Paul Pierce ve Ray Allen dışındaki parçaları yerli yerinde duruyordu ve bir ilerleme gösterecekleri de yoktu. Bu haliyle son sıralardan Play-Off yapacak bir takım görüntüsündeydi Celtics ve taraftar hala mutlu değildi…

31 Temmuz günü ofisinde oturan Danny Ainge’in cep telefonu çaldı. Celtics efsanesinin bir diğer parçası Timberwolves GM’i Kevin McHale’di arayan. “Kevin Garnett’e karşı ne verirsin?” diye sordu Danny’e. Bu soru karşısında şaşkına dönen Ainge purosunu viski bardağına düşürdü. “Ne istersen” diye cevap verdi kendine gelince. McHale çok ciddiydi çünkü ardı ardına gelen başarısızlıklardan dolayı artık isyan bayrağını çeken süper yıldızını ikna edemiyordu. “Takımının yarısını alırım” dedi eski dostuna ve gerçekten de Al Jefferson, Ryan Gomes, Gerald Green, Theo Ratliff, Sebastian Telfair ve 2009 ilk tur draft hakkını istedi. Hala kendini toparlayamayan Danny Ainge sadece “Draft hakkı ilk 3’ten olursa vermem” diyebildi. McHale ise zaten Allen-Pierce-Garnett’li takımın lotaryaya düşmeyeceğini biliyordu… Anlaştılar…

Telefon kapandığında ofisinde ne olup bittiğini anlamaya çalışan Danny Ainge hemen ekibini topladı ve olanı biteni anlattı. Danny sözünü bitirdiğinde herkes takvim arıyordu tarihin 1 Nisan olup olmadığına bakmak için… Ama gerçekti Kevin Garnett artık bir Celtic’ti… Danny Ainge herkese ikinci çekmecedeki Küba’dan getirttiği purolardan uzattı ve muzaffer bir komutan gibi tebrikleri kabul etti…

McHale ise telefonu kapatır kapatmaz 21 numaralı oyuncunun telefonunu çaldırdı. Ancak aranan kişi telefonu görmesine rağmen yeteneksizliğinden ötürü artık uyuz olduğu bu adamın çağrısına cevap vermiyordu. En sonunda bir kısa mesaj düştü telefonuna. “Celtics’e takas oldun!” Mesajı görür görmez hemen geri dönen Kevin bu habere inanamıyor artı sevinemiyordu da. Çünkü Boston yıllardır dipteydi ve oyuncularının yarısını kendisi karşılığı kaybetmişti. Bir süre gitmek istemedi Boston’a ancak sonunda Allen ve Pierce ile konuşunca ikna oldu ve takasa onay verdi.

Sonrası bilinen hikaye. Normal sezonda önüne geleni darmadağın eden Yeşiller Play-Off’un ilk iki turunda zorlanıp insanların aklına kuşku düşürse bile yine de sezonu şampiyon bitirdi. Sonraki yıl sakatlıklardan dolayı doğu yarı finalinde Magic’e 7 maçta elendiler fakat geçtiğimiz yıl sağlıklı kalınca neler yapabileceklerini NBA Finallerine çıkıp 7.maçta kıl payı kaybederek gösterdiler… Ve bu seneye de çok iyi bir giriş yaptılar. Miami’yi iki kere yendiler ve Doğu’nun zirvesindeler…

Boston Celtics’i 4 yıldır NBA’in en korkulan takımlarından biri yapan en büyük etken tabii ki üç çok büyük oyuncunun bir araya gelmesiydi (ve yanlarına eklenen değerli rol parçaları). Ancak bunun kadar önemli bir olay vardı ki o da takımdaki rol paylaşımıydı! Takıma yeni eklenen iki süper yıldız, çok büyük anlayış ve olgunlukla takımın hücum liderinin Paul Pierce olduğunu açıkladılar. Bu büyük bir olaydı zira bahsedilen üç eleman da takımlarının bir numara hücum silahlarıydı Boston’a gelmeden önce. Hem de yıllardır! Ancak şampiyonluk için fedakarlık yapmak gerekirdi ve Ray Allen hücumu dışarıdan açacak anahtar, KG de savunmadaki kilit olmayı kabul etti… Zihinsel değişim her şeyden daha önemlidir böyle büyük egoların yaşadığı yerde. Ve onlar bunu başardı…

Şöyle bir geriye dönüp baktığımızda görürüz ki Jordan’dan sonra, 2000’li yılların ortalarına kadar iki süperyıldız şampiyonluk için yeterli oluyordu. Ancak değişen sistemler gelişen basketbol bir kişiye daha ihtiyacın olduğunu bas bas bağırıyordu. Ama bilindiği üzere salary cap olayından dolayı pek mümkün olmuyordu bu birleşim. Ta ki Boston şartları zorlayıp başarana kadar… Ve artık bu günlerde yeni moda, onlar gibi yeni üçlüler bir araya getirmek oldu…

Yıl 2010… Mevsim Yaz…

Yıllardır beklenen zaman gelmiş, uzun zamandır bu günler için cap boşaltıp duran takımların, serbest kalan oyuncular karşısında iştahları kabartmıştı. Her gün yeni bir plan yeni bir dedikodu havada uçuşuyordu. Yaklaşık 3 yıldır bugünü bekleyen New York ve Donnie Walsh, Cavs’in 2010’da da şampiyon olamamasıyla ellerini açmış LeBron James’i bekliyordu. Keza sezon bittiğinde 45 milyona yakın cap boşluğu bulunan Heat de önce Wade’le tekrar imzalamak sonra da yanına bir ya da iki süper yıldız eklemeyi düşünüyordu. Nets ve Bulls da bu yaz söz sahibi olacak kadar cap boşluğuna sahiptiler. Ayrıca Clippers, Mavericks, Cavs de devreydi…

Bu yaz serbest kalan oyuncularsa cidden insanı heyecandan götürecek kadardı. LeBron James, Dwyane Wade, Dirk Nowitzki, Amar’e Stoudemire, Chris Bosh, Carlos Boozer, Rudy Gay ve bir dolu kalburüstü NBA oyuncusu…

Birçok takım birçok oyuncu… Herkes birbirleriyle görüşüyordu. Yazın ilk bombasını New York Amar’e’yi takıma katarak patlattı. Bu acele imzadaki amaç LeBron’un ikna olmasına katkıda bulunması dileğiydi tabii ki. Bu sırada Nowitzki Dallas’la yeni bir sözleşme yapmıştı bile. Daha sonra Heat, Wade ve Bosh ile imzaladı. Aynı gün Bulls da Boozer’ı Chicago’ya getirmişti. Artık herkesin gözü LeBron James’teydi. Tüm takımlar tekliflerini yapmış Kral’ın ağzından çıkacak “kararı” bekliyordu. LeBron James de “kararını” 8 Temmuz günü ESPN’de yayımlanacak bir saatlik “The Desicion” adlı programda, canlı yayında açıklayacağını duyurdu. O gün dünya durdu ve herkes televizyonun başına oturdu. Ve Kral James, Miami’nin Kral’ı Wade ve Toronto’nun Kral’ı Bosh ile birlikte bir Kralisyon kuracağını duyurdu. James artık bir Heat oyuncusuydu!!

Program bittiğinde birbirinden uzak iki farklı şehirde aynı anda sevinç çığlıklarıyla lanet nidaları el ele gökyüzüne yükseliyordu. Cleveland halkı ihanete uğramış hissediyordu ve her bir yanda 23 numaralı formalar yakılıyordu… Florida tarafında ise havalar her zamankinden daha sıcaktı. Artık yeni nesil bir üçlü kurulmuştu. Yine bir 2-3-4 numara ortaklığı ortaya çıkmıştı (Celtics gibi) üstelik daha genç bir grupla…

Heat GM’i Pat Riley’in yaptığı gerçekten takdire şayan bir olaydı. Ama hamleler bitmedi tabii ki. Ertesi gün sorunlu Beasley’i draft hakkı ve bir miktar para karşılığı Minnesota’ya takas etti. Yani 4 numarayı Bosh’a teslim etti ve yeni eklemeler için biraz elini rahatlattı. Ve daha sonra Udonis Haslem, Carlos Arroyo, James Jones, Joel Anthony’i yeniden; Mike Miller, Big Z, Juwan Howard, Eddie House’u transfer ederek kadroya kattı. Kadroda zaten bulunan Mario Chalmers’ı da unutmamak lazım.

2003 draftıyle lige giren bu üç süperyıldızın yeteneklerine ve geçmişte yaptıklarına bakıldığında insanın heyecanlanmaması elde değil gerçekten. NBA’in son iki yılki MVP’si, şampiyonluk yüzüğüne sahip bir finaller MVP’si ve defalarca All-Star olmuş Doğu’nun en iyi pota altı oyuncularından biri. Şüphesiz ki Miami Heat belki de tarihinin en güçlü kadrosuna sahip şuan eklenen parçalarla birlikte. Peki şampiyonluğun en büyük adayı mı? Bence değil!

Bir kere yaptığı transferlerle, Phil Jackson’la, Kobe Bryant’la, geçen yıldan ileriye giden bir Lakers var ortada. Rondo’nun yaptığı patlamayla hala kurşunu olduğunu gösteren, rövanş peşindeki Celtics; Carter’lı Howard’lı Orlando; Sağlıklı bir Spurs’ü bulacaklar karşılarında.

Evet, çok büyük oyuncular bir araya getirildi ama öncelikle bu takımın bir uyum dönemine ihtiyacı var. Çünkü her biri kendi takımında “Kral” olan üç oyuncu aynı takımda şimdi. Eski takımlarında bin şut atsalar kimsenin laf edemeyeceği elemanlar artık topu paylaşmak zorundalar. 7 yıldır aynı şekilde oynayan bu yıldızların öncelikle bu yeni duruma alışmaları gerek. Öncelikle kafada çözmeleri gereken şeyler var yani.

Bir takımın tek bir lideri olur her zaman. Oyuncular O’nun sözünü dinlerler, zor zamanlarda topu O’na verip kenara çekilirler. Çok başlılık başarıyı baltalayan ilk faktörlerden biri olmuştur hep. Şimdi Heat’in bir karar vermesi gerekecek. Son günlerdeki gelişmelere bakarsak Bosh bir adım geri atmış durumda bu liderlik konusunda. Wade ile James bakalım Heat’in kimin takımı olduğu konusunda nasıl davranacaklar. İkisinin de ikinci adam olmayı kabul edebileceklerini ben şahsen pek mümkün görmüyorum ki Wade’in de bu konuyla ilgili olarak söylediği “Geçen yılki rolümün değişeceğini sanmıyorum” sözü ne demek istediğimi açıklıyor sanırım. Umarım yanılırım ve Wade ya da James’ten biri geri adım atar. İşte o zaman gerçek bir hanedanla karşılaşabiliriz.

Hala ihtimalli konuşmamızın sebebi var tabii ki. O da coaching durumu. Zira Erik Spoelstra bu takımı nasıl kontrol edebilecek ya da edebilecek mi sorusu Miami’nin sezona yavaş başlamasıyla yüksek sesle dile getirilmeye başlandı artık. Dediğimiz gibi hala bir uyum süreci yaşıyor Heat ve Kralları… Ama kenara bakıldığında da değil Kral, Prens bile olmayan bir adamın takımı yönetmesi de bu süreçte etkili olsa gerek.

Takım bu hızda giderse sanıyorum ki Pat Riley’i kenarda o jöleli saçlarıyla, karizmasıyla görebiliriz. Ki işte o zaman işte Miami, Lakers’ın karşısına dikilebilir. Çünkü bu kadar büyük oyuncuya/egoya daha büyük bir Coach gerekir. Oyuncu kenara baktığında biz beceremesek de Coach bu maçı çevirir diyebilmelidir. İşte Pat Riley de geçmişte defalarca gösterdiği üzere bu iş için biçilmiş kaftandır. Belki Spoelstra’nın yerine geçmesi yine etik olmayacaktır ama takım için gerekli olanı yapmakta şüphe edeceğini zannetmiyorum ben.

Sonuç olarak diyebiliriz ki Miami Heat eğer ego savaşına girmez, gerçek bir Looser olan LeBron James (geçen yıl Boston serisinde yaptıkları akıllarda hala), gerçek bir Winner Wade’e direksiyonu teslim ederse ve Pat Riley bench’e geri dönerse Miami bu sene Doğu şampiyonu olabilir ve yeni eklemelerle iyice güçlenen şampiyon Lakers’ın karşısına dikilecektir. Finalde ne olur bilinmez ama bu mevcut yapı korunduğu takdirde ilerleyen senelerde Heat’in şampiyonluk kazanacağını söylemek kehanet değil…

Miami’deki bu rüzgar, değişim, şampiyonluk dilekleri, diğer takımları da yeni büyük üçlüler bir araya getirme hevesine soktu. Şu aralar bu konuda aktif olarak çalışan New York Knicks, televizyon başında uğradığı hüsranı yeni bir Big-Three kurarak yok etmeye çalışmakta. Denver’dan ayrılmak istediğini açıklayan Carmelo için her yolu deneyen Knicks, sezon öncesi Chris Paul’ün de takasını istemesiyle bu amacına ulaşmak üzereydi. Ancak Paul takımda kalmaya ikna oldu ve Batı’yı sallamakta meşgul kendisi ve Knicks’e gelmesi artık imkansız gibi. Knicks’in yeni hedefi ise yine bir ara ilgilendiği Tony Parker. Takım arkadaşı Brent Barry’nin eşiyle, kendi eşini aldattığı ortaya çıkan Parker’ın Spurs’deki günlerinin sayılı olduğunu düşünürsek (Spurs aileye çok önem veren, güvenin üst düzeyde olduğu bir yapıdır, böyle bir ilişki onlara bayağı terstir), şuan ihtimal dahilinde olsa da Knicks’in kuracağı bir Parker-Melo-Amar’e üçlüsü de kulağa yeterince korkutucu gelmekte…

Bitirirken diyebiliriz ki, basketbol gelişiyor, savunmalar sertleşiyor, insanlar artık daha çok düşünüyor oyun üzerine. Böyle olunca mucize yaratacak oyuncu ihtiyacı her geçen gün daha da artıyor. Ancak yine de takım denen şey başkandan malzemeciye kadar uzanan bir bütündür ve kim gelirse gelsin kimyasız bu işler olmaz. Son olarak formül vermek gerekirse; Başarı = En az 2 Süperyıldız + 1 Lider + Takım Kimyası…

Mehmet Buğra Çiçek, 3SAYI

Bu yazı 3SAYI Aralık 2010 sayısında yayınlanmıştır. 26. sayımız

Be the first to comment

Bir Cevap Yazın